atahalukenacar.net


Kazara blog

Aydınlanma


                        © Ata Haluk Enacar

"Bu mesleğin kaderinde maalesef bu var. Bu mesleğe giren kardeşlerim bunu bilerek giriyorlar. Kemalpaşa’da Dursunbeyli’de bu tür olayları yakın zamanda gördük."
RTE

Bu sözler; 19.05.2010 tarihinde, Zonguldak Gelik'te, yerin 540 metre altında sıkışmış kalmış ve işin uzmanlarına göre yaşamaları mucize olan 30 kişinin acı haberini, ama aynı zamanda olabilecek  bir mucizeyi bekleyen yakınlarına hitaben yapılan konuşmada sarfedildi.

Ne diyor yani?

"Madenci olursan ölürsün.  Kaderin bu."

Kalabalıktaki herkesin aydınlanışını televizyonlardan canlı olarak takip edip edebildim.  Yerin dibindeki arkadaşlarını kurtarmak için çaresizce debelenen meslektaşları bir anda kasklarını çıkardılar,  baltalarını gömüp, mesleği bıraktılar. Oğullarını  bekleyen ana-babalar gözyaşlarına son verip, gerçeği kabullendiler. Öyle ya, bu işin doğasında bu vardı.  Evlerinin direklerini bekleyen eşler acılarını bir kenara bırakıp, bir madenciyle evlenmenin rasyonelitesini sorgulamaya başladılar. Babalarını bekleyen çocuklardan aklı erenleri, bir anda gelecek kaygısına düşüp, gelecekteki muhtemel eş ve çocuklarını benzer bir kaderle yüzleştirmemek için Zonguldak Gelik'te başka ne iş yapabilirler onu sorgulamaya başladılar.   

Benimse aydınlanmamın sonucunda ağzımdan çıkan kelimelerden, 32 Aylık oğlum kelime haznesini biraz daha genişletmiş oldu. Fayda Fayda yani.

Neydi bu ya?

Kalabalığın acısına ortak olmak mıydı?  Yoksa kendi vicdanını rahatlatmak , olası sorumluluğunu üstünden atmak mı?

***

Bugün 20/05/2010.  Gazetelerde manşet olarak verilen bu konuşma, 28 yiğit'in cesedine ulaşıldıktan sonra, arşivlerin tozlu raflarındaki yerini aldı.  Tıpkı RTE'nin her gafının hızlıca ve profesyonelce üzerinin kapatıldığı gibi, bunun da üzeri kapatıldı.

Aynı günün, yani bugünün gazetelerinde bir "küçük" haber daha var.  Bolu dağında çarpışan bir otobüs ve kamyon'un sonucu 6 ölü 25 yaralı.

Bense bu haberi okurken 21/05/2010 gününün gazetelerinde , bir devlet büyüğünün şöyle bir açıklamasını okuma olasılığından cidden ürküyorum;

"Yolculuk yaparken bu risk her zaman var.  Yolculuğa çıkan kardeşlerimizi bunu bilerek biniyorlar o araçlara.  Yolculuğun kaderinde bu var."

Yani;

"Seyahat edersen ölürsün!"
.
.
"Askere gidersen ölürsün!"
"Tersane işçisi olma ölürsün!"
"Hasta olup hastaneye gitme ölürsün"

Bu ülkede ölürsün!

Nasılsa kaderde var...



Path to the Dark Side


                                                              © Ata Haluk Enacar

Lanet metal hava her yağmur yüklendiğinde aynı şeyi yapıyor.  Bileğimi ağırıtıyor.  Hem de dişlerimi sıkmama sebep olacak şekilde.  Hatta öyle ki ağrı bazen bileğimden yukarı çıkarak dirseğimi esir alıyor.  Oradan omuzumu düşürüyor.  Sonra boynumu hızla geçerek beynimi ele geçiriyor.  Düşüncelerimin tam ortasına yerleşiyor.

Hep orada...

1998'den beri.  Her seferinde... 

O günden beri yaşadığım her sıkıntıyı da adeta üstüne alarak büyüyor o ağrı.

Sonra yağmur yağıyor. Ferahlıyorum. 

Ve sanırım yağmur'u bu yüzden seviyorum...


Krrrrabuuum


                                    Fotoğraf: Ata Haluk Enacar

Bir keresinde 20 metre ötemdeki bir ağaca yıldırım düşmüştü. Çıkan sese inanamazsınız. Ağaçtan çıkan çatırtı ile başlayan ses kısacık bir anda kulaklarımı sağır edecek bir gürlemeye dönüşüverdi.  2 metre boyundaki bir insan için şaşırtıcı şekilde sakin kalabilidim. Sakinliğin yanında tanımlayabileceğim en güçlü duygu , en doğru kelimeyle "huzur" idi. Başka bir sürü karmaşık his vardı ama en baskını buydu işte;  Huzur...  Agaca uzaktan bir göz attım.   Düşen yıldırımdan ziyade, ağacın yukarıdan aşağı değil, kökten yukarı doğru bir bölgesinin yanması beni daha çok şaşırttı.  Çilselemekten, hızlıca sağanağa dönüşen yağmura aldırmayıp yürümeye devam ettim. Islak olmanın getirdiği keyfe rağmen 10 adım sonra günlük, ufak, değersiz problemlerime geri dönmüştüm.  Kulağımda aynı değersizlikte, tek sesli ve popüler bir zavallı melodiyle birlikte.  Oysa yıldırımın düştüğü o eşsiz andan, yürümeye başladığım ana kadar , kısacık bir süre de olsa Brothers in Arms çalmıştı her nasılsa?  Sadece iki dize kadar;

These mist covered mountains,
Are home now for me...

Sana Ait


                               Fotoğraf: Ata Haluk Enacar

Uykudan uyandım. Artık 24 saate yakın süreler açık olan bilgisayarımda açık olan web sayfası beni şaşırttı; www.beyaztavsanitakipet.com  ...  Yerimden doğruldum,gözümü ovuşturdum.  Enter tuşuna bir kere daha basıp sayfayı tazeledim. Güzel bir flash animasyonuyla zıplayarak ekranın sağ alt köşesinden gelen beyaz tavşan sol üst köşedeki buttonun üstünde son hamle olarak zıpladıktan sonra hoperlorden gelen ses irkilmeme yol açtı;"Knock Knock".  Suratıma aptal bir gülümseme yerleşti. Ta ki kapı zilim her zaman ki sinir bozuculuğuyla çalana kadar.  Tüylerim ürperdi,nefesim kesildi.  Kapıya kadar kulağımda bir uğultuyla yürüdüm ve hafif kekeleyerek sordum; "K..Ki...Kim O?".   "Birşey lazum mu abüüü?" diye cevap geldi apartman görevlisinden.  Ne yalan söyleyeyim bozuldum. O kısacık sürede de olsa seçilmiş kişi olup, yer çekimine meydan okuyarak,  ajan Smith'in tüm varyasyonlarının kıçına tekme atarak, bize dayatılan kurgulanmış düzenin canına ot tıkama fikri hoşuma gitmişti sanırım. Evden çıkarken giymek üzere takım elbise seçmeye çalışırken tek siyah takımımın smokinim olduğunu farkettim. Diğerlerinden bir tanesini seçerek giyindim. Aynada kravatımı bağlarken kendime söylendim; "Senden seçilmiş kişi olmaz". 

1999 senesiydi.  İnsanların hayatında iz bırakacak türden 3 sinema başyapıtı arka arkaya vizyona girdi. Sonraları kült filmler kategorisine girecek, kendi hayran kitlelerini oluşturacak bu yapımların bu kadar iz bırakmasının sebebi, sadece çok iyi birer film olmaları değildi elbette.  3'ünün de insanları duvara çarpan, sert bir tokat gibi suratlarına inen bir mesajı vardı.  Daha da ilginci  3'ünün de  tamamen farklı metodolojilerle verdiği mesaj, her nasılsa aynıydı;  "SİZE DAYATILAN, SİZE AİT OLMAYAN BİR HAYAT YAŞIYORSUNUZ.  UYANIN!!!" .  Evet;  Matrix'ten, Fight Club'dan ve American Beauty'den bahsediyorum.

27 yaşındaydım.  Arka arkaya izlediğim bu 3 film, o sıralar kendimle verdiğim ve gerekçesi, bahsi geçen  filmlerinkiyle çok benzer olan savaşın da etkisiyle, üzerimde belki de bırakması gerektiğinden fazla iz bıraktı.

Komik gelebilir ama filmler çekilmeden çok önceleri Morpheus'un Neo'ya teklif ettiği mavi hap'ı aramaya , kendi Tyler Duerden'lerimi kendimden bölüp, ıssız sahillerde onunla kıyasıya dövüşmeye, beyaz tavşan türü imgeler yaratıp peşinden gitmeye,Trinity'lerin veya Marla Singer'ların varlığını sorgulamaya başlamıştım zaten. 

Tanıdık geldiğini biliyorum. Bizim kuşağımızın ortak problemi bu. "Ne için yaşıyoruz?" sorusunu kendine çok sık soran, bu yüzden çok acı çeken, peşinden gidilecek herşey onlardan gizlenmiş, tüketmeye koşullandırılmış, kalıplara sokulmuş bir kuşak bizimkisi.   Bunun çözümü var mı bilmiyorum.  Bildiğim , "Neo" misali seçilmiş kişilerin aslında olmadığı. Bu konuda farklı düşünenler çıkacaktır elbet. Oysa ki biraz düşünseler, o seçilmiş kişi sandıklarının aslında,umutsuz yaşanmayacağını çok iyi bilen çarkın, onlara sunduğu bir "çıkış" simgesinden ibaret olduğu gerçeği suratlarına bir tokat gibi inecek. Aslında olmayan çıkışlar.

Bugün  12 Ocak 2009.  Zaman benim için şaşırtıcı derecede hızlı geçiyor.  Integer part'ın 37'ye dönmesi an meselesi ve ben çarka çomak sokmanın, dünyayı değiştirmenin aslında "ütopik" bir hedef olduğunu  öğreneli çok oldu.

Sorun şu ki; o çark beni değiştirmek konusundaki çabalarına asla son vermiyor.

Seçimler


                     Fotoğraf: Ata Haluk Enacar

Kaç seçim yapmışzdır hayatımız boyunca? Kafamızı duvara çarpan kaç doğru?  Ya da önümüzü açan kaç hata? Hata ve doğru kavramını her seçimden sonra baştan sorgulatan?  Özgürce?  Ya da baskı altında?

Yaptığı ilk seçimi hatırlayan var mı? Sonuncusunu? Seçim yaparken kaç kişinin kalbini kırabilir bir insan? Ya da seçim yaparken başkalarının kalbi yerine kendisininkini bir başka seçimle parça parça etmeyi göze alabilir mi?

İlk seçimini hatırlayan var mı dedim ya;  Ben hatırlatayım.  Kuvvetle muhtemeldir ki yürümeye yeni yeni başladığınız zamanlarda aile fertlerinin bir koltuk grubuna oturup, kollarını açarak ve tüm sevimliliklerini takınarak "kime gelecek? kime gelecek?" soruları eşliğinde sizi bir seçim yapmaya zorladığı andır.  Seçmişsinizdir de birini.  Ama aile fertlerine yetmemiştir. Devam ederler "Kime gelecek, kime gelecek" demeye. 12 aylık taptaze beyniniz bile bir denge kurar ve her seferinde başka birine yönlendirir ayaklarınızı.

Görüldüğü gibi zor iştir seçim yapmak. Çoğunlukla sadece kendi geleceğini değil, seninle bağlantılı bir çok insanın da hayat çizgilerini değiştirebilir seçimler. Tekrar etmekte fayda var;  Zor iştir.

Formula 1 tutkunları bilirler. 90'lı yılların ilk yarısında takımlar o kadar güçlü motorlar üretiyorlardı ki arabalar adeta bir uçan tabut haline geldi. İşte o yıllarda formula 1'de "passenger"(yolcu) kavramı gündeme gelmeye başladı. Arabalar virajlara o kadar hızlı ve kontrolsüz giriyorlardı ki, Motor sporlarının 22 en elit pilotu, motor sporlarının deha prensleri, virajdan çıkana kadar aracın içinde yolcu haline geliyorlardı. Viraja girmeden önce hız,frenaj, direksiyon yönlendirmesi konusundaki son seçimlerini yapıyorlar ve virajdan çıkana kadar araba üstündeki hakimiyetlerini kaybederek, doğru seçimi yapmış olmak adına dua ediyorlardı.  O dönemde bir çok büyük kaza ve bence ve bir çoklarınca Formula 1'in gelmiş-geçmiş en büyük pilotu olan Ayrton Senna'nın 1 Mayıs 1994'teki ölümünün ardından, F1 organizasyonu doğru bir seçim yaparak motorlar üstünde kısıtlamalara gitmeye karar verdi.

Bugün 22 Temmuz 2008.  Toplumsal bir seçimin yıldönümü.  Raylı sistem betimlemeleri, Türk halkının seçimi tarafından dile getirilmeye devam ediyor; "Trenden inen bir daha binemez". Seneler önce gösterilen hedef, yani trenden nerede inilmesi gerektiği akla geliyor hemen. "Durmak yok yola devam" sözleri de okumasını bilen için  tüyler  ürpertiyor.

Oysaki benzetme hatalı. Çok açıktır ki Türk halkı seçimini yaptı ve güvenli bir trende değil de 300 km/saat hızla viraj içersindeki bir Formula 1 aracının üstünde. Seçimiyle beraber bir yolcu haline geldi ve o süratle çarpacağı duvarı bekliyor.  Ve ne gariptir ki afyon yutmuş gibi gülümsüyor. 22 Temmuz 2008. Yapılan seçim sonucu; Yolcuyum, yolcusun , yolcu.  Yapacak bir şey yok;  Araç çok hızlı... Duvar çok yakın...

Hala umut var (mı?)


         Fotoğraf: Ata  Haluk Enacar (Oğlum İçin)

Aslında çektiğim fotoğraflara isim vermeyi sevmem. Olur da biri görürse yönlenmesini istemem çünkü. Ama bunda daha gözüm vizördeyken, deklanşörle parmağım buluştuğu anda isim geliverdi işte. Çok da zor değildi aslında;  Çorak ve geniş bir arazinin üstünde tek tük kalmış ağaçlardan biri ve kapkaranlık bir günde tam da onun üstüne düşen bir ışık hüzmesi.  Herhalde 10 insandan 9'unun aklına benzer bir isim gelirdi; "Hala Umut Var!".

Çok romatik öyle değil mi?

Yaygın kanının aksine romantizm sanıldığı gibi iki kişi arasındaki ilişkinin süsü değildir. Romantizm, bir olguya inanmak, peşinden gitmek, sonucunu düşünmeden adım atmak, yenileceğini bile bile, tek başına olsanda mücadele etmektir. Önemli olan inanabileceğin bir "şey" bulmak ve şövalyevari bir duyguyla onu izlemektir.

İşte ben; romantizm denen duyguyu 20'li yaşlarımın ortalarına doğru gene fotoğraftaki gibi bir ağacın dibine gömüp, 30'lu yaşlarıma rasyonelliğimin doruklarında girdim oysa. Bunun üstüne artık kronikleşmiş karamsarlığımı da koyunca...

Dünyanın, üstünde nefes alıp verdiğim ülkenin ne durumda olduğunun  farkındayım. Hani gözümü kapatıp, kulağımda kalan seslere bıraksam kendimi, akşam haberlerindeki karizma yoksunu anchormanlerin o kötü sesleriyle okuduğu haberlerin ardarda yankı yaparak beynimi becereceğini biliyorum. Günlük gazetelerin en küçük köşelerinde bile gülümsememi sağlıyacak birşeyler bulmakta zorlanıyorum. Kendimi çocukluğumun o boz bulanık dünyasında olduğu gibi herşeyi varsayılan olarak "temiz" kabul etmeye telkin edemediğim gibi aksi durum da yavaş yavaş beni ele geçirmeye başladı.

Yani nefes almakta zorlandığım bir dünyada yaşıyorum.

Ne umudu canım sen de?

Derken;

Kafamı çevirdiğimde,  yanımdaki koltukta gözlerinin bütün parlakığıyla bana bakarken görüyorum onu. Çıkardığı o tek heceli cıvıl cıvıl sesler ve üstüne de her benimle gözgöze geldiğinde ortaya koyduğu o eşsiz gülümsemesi, içimdeki tüm karanlığı işte bu fotoğraftaki ışık hüzmesi gibi bıçakla ikiye bölüyor.

O an o ağacın dibinden gelen bir ses şöyle diyor;  "Hala Umut Var!".

Aklımda Kalanlar

Gazete haberi, anlam veremediğim bir yutkunma zorluğunu yerleştiriverdi boğazıma. İstiklal savaşının son gazisinin vefafını bildiriyordu haber.  

Bir çok şey düşündüm bir anda. Ağır basansa korkuydu. Kanın, acının, gözyaşının, mücadelenin, onurun, tek bir ruh olmanın üstüne kurulmuş bir cumhuriyetin son sac ayağı da çöktü gibi hisettim.

Sonra ikinci bir gazete haberi geldi;

Bir tane daha varmış.

Çocuk gibi sevindim. 

Cumhuriyet ayakta.  En azından bir süre için daha.

***

Haberi ilk okuduğumda;

"Aman ha" demiştim." Aman Türkiye'den geçmek gibi bir gaflette bulunmayın."

Geçtiler.

Ve son 20 senede sayısının kaç olduğunu  bilmediğim vakalardan biri daha gerçekleşti.

İtalyan beyaz güvercini gebzede "çıplak, tecavüz edilmiş ve ölü" bulundu.

Tek hatası; bütün insanları kendisi gibi sanmak olan ve ne yazık ki yanlış zamanda,  yanlış yerde
o mahlukun kamyonuna parmak kaldıran zavallı bir yabancının hayatı daha Türkiye'de son buldu.

Bende en az olay kadar tiksinti uyandıran ise reyting düşkünü televizyon kanallarından birinin muhabirinin, emniyetten çıkan zanlıya;

"Sana hangi dilde yalvardı ha? İtalyanca, İngilizce, Almanca, Türkçe?"

diyerek hesap sormasıydı.

***

Camiye bırakmış bebeğini.  Üstünde bir notla birlikte;

"Adını Garip koyun.  Ben onu bulurum".

Çok garip.

***


Son günlerde bana ait olmayan hayatlardan aklımda kalanlardı.

Eran'a

Bugün 4 hafta oldu.

Çabuk geçen ama hayatımda unutacağımı sanmadığım çarpıcı bir 4 hafta.

Nasıl geldin bilmiyorum.  Ama diğer taraftan nasıl bir dünyaya geldiğini çok iyi biliyorum.

Senden bahsederken yakın bir dostum "Dünyaya alışmaya çalışıyordur şimdi o" dedi.  "Benim 35 senede alışamadığım dünyaya o 10 günde nasıl alışacak" cümleleri dökülüverdi ağzımdan cevaben.

Eğer bir gün bu sana yazdığım ilk yazıyı okuyup; "Bu ne yaman çelişki baba?  Hem iyi biliyorum diyorsun hem de alışamadım" diye ukalalanacaksan şimdiden iyi bildiğin bir şeye de alışamayabileceğini söylemeliyim.

Açık konuşacağım oğlum; An itibariyle hiçte güzel bir dünyaya gelmedin.  Görünen sen büyürken hiçbirşeyinde iyiye gitmeyeceği.

Keza üstünde doğduğun ülkede de hiç bir şey iyiye gitmiyor.

Halbuiken gençken ahkam kestiğim ; "Oğlumu özgür bırakacağım.  Kendi hatasını yapa yapa hayatı öğrenecek"  safsatalarına ne kadar uyabilirim bilmiyorum. Bu durumda sana seni kısıtlamak gibi gelecek, nefesini daraltacak, benden nefret etmene sebep olacak ve en önemlisi kalbini kıracak tüm hareketlerim için şimdiden özür dilerim.

Fazla uzatmayacağım.  Ara ara yazarım zaten sana.  Senle, ailenle, olan bitenle ilgili...

Şu aşamada bilmeni istediğim tek şey;

Seni çok seviyorum.

22 Temmuz

  • Demokrasi bizim için raylı sistem gibidir, gideceğimiz durağa kadar gider sonra ineriz
  • Laiklik elden gidiyor diye ağlıyorlar. Yahu bu millet isterse elbette gidecek BE
  • Hem müslüman, hem Laik olunmaz. Olursa ne olur?  Bünyede ters mıknatıslanma yapar

        ***

  • Değişmedim, Geliştim
                                                                                                                                RTE
***
Değişmiyorum ben.  Ve hatta gelişmiyorum. Bu yüzdendir ki geçmişten kolayca kopamıyorum.

Hayatla ilgili en büyük sorunum bu sanırım;  Unutmuyorum.

Bu kincilik midir peki?

Pek sanmıyorum çünkü unutamadıklarımı affedebilmek gibi de anlamsız bir özelliğim var.

Ama yukarıdaki sözleri "asla" affedemem.  

Ve dahası; unutanı da affedemem.

O yüzdendir ki;

Seçime 6 gün kala gerim gerim gerilmiş , fazla şişen bir balona dönen AVK partinin pompasına "hala" hava basan;

"Oyum X partiye ama AVK parti tek başına iktidar olsun" diyen , para hırsı bürümüş medya patronlarını,
Görevi bilgilendirmek olan ama bırakın bilgilendirmeyi manüpile eden uşak medyayı,
ve en önemlisi;  Temmuz sıcağında kendisine dağıtılan kömürlere, açlıktan öldüğü 5 seneyi unutup aldığı bir torba nevaleye oyunu değişen insanları

affetmeyeceğim.

Ve biliyorum ki;  bu ülkede hala değerlerini değişmeyecek, 

Cumhuriyeti,
Laikliği,
Gerçek Demokrasiyi,
Yaşam Tarzını,
Kıbrısı,
Kuzey Irak'ı,
Ermeni Meselesini, 
Petkim'i,
Telekom'u,
Bankaları,


İçi bomboş bir "istikrar" sözcüğüne feda etmeyecek insanlar var.

O insanların oranı nedir 23 temmuz sabahı göreceğiz.

İşte o oran bir çoğumuzu, ya kabullenmek ile isyan etmek arasındaki çatışmaya teslim edecek, ya da kimisine ajandalarını erteletmek ve önlerindeki en büyük engelin ne olduğunu anlamak  durumunda bırakacak.

22 Temmuz.  Gel bakalım.

Neden

Sanırım; söyleyecek sözlerim var.

Sanırım;daha dün söyleneni, dahası kendisinin ne söylediğini unutan bireylerdenoluşan hafızasız toplumun çekirdek ve su katılmamış bir örneği olmakistemediğimden.

Sanırım; "söz gider, yazı kalır" önermesinin doğruluğuna inanmaya başladığımdan.

Sanırım;artık sık sık yön değiştiren rüzgarlara , başdöndürücü hızla değişendünyanın kaypaklığına tahammül edemediğimden ve "not etmek"istdiğimden. 

Belki olabilecek en küstah tavırla "ben demiştim" demek için. 

Ya da kendime okkalı bir sövüp; "Ulan, bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu" diyebilmek için.

Dedim ya;

Söyleyecek sözlerim var.

Monthly Archives

Recent Comments

Subscribe